| Başlık: | anneme son şiirimdi... / Saim Gözek |
|---|---|
|
SaimGözek
Mesaj: 25 Gönderim: |
Annemin Bakışları [-Bak, radyodaki şarkıyı duyuyor musun? Anneli yıllarının şarkısı bu. 18 yaşının şarkısı. Nasıl hüzünle geçiyor 18 yaşın, görüyor musun? -Durun, kapatmayın radyoyu. O şarkı, benim 18 yaşım ve anneli yıllarım.] Defne kokardı gözleri hayıt çiçeği kokardı sevgiyle bakınca bize. İçerdi gözleriyle bütün gülüşlerimizi sesinin sevinci kanatlanırdı. Hüzün deyse yüzümüze acıyla titrerdi içi. Kaygıyla bakarsa anlardık ki anlamıştır acı çektiğimizi ne kadar saklasak da. Tütün işçisiydi. Yedi çocuğunu da tarla kokularıyla büyüttü. Tütün çiçeğine düşen bir damla suydu yağmurlu günlerde Yunus Emre ilahileri okurken yanaklarından süzülen yaş. Anılarımda güneş yanığı kokusu otlar... Gün doğmadan giderdik tütün tarlasına yorgun yürürdük tozlu yolları. Menderes Ovası’nda çınar dallarında serçeleri dinlerdik akşam serinliğinde. Tarla kuşları yıkanırdı yaz yağmurlarında. Saçlarımıza sinerdi toprak kokusu. Tütün kırdık ayışığında saz çardakta uyuduk. Kuş sesleriyle uyandık gündoğumlarında. Kenger sakızı kokardı kıraç tepelerdeki tarlalar. Çocuktuk. Tütün kokardı, kenger sakızı kokardı annemin yanağımıza deyen dudakları hayıt kokardı... “Hayıt kokusu anne kokusudur” derdi. Bunun içindir belki çok sevişim hayıt kokusunu. Kış geceleri üşüyen çocuklardık koynunda saklardı bizi. Isıtmadan ellerimizi ayaklarımızı kalkıp gitmezdi yatağına. Üşüyen yanaklarımızı sobada ısıttığı ellerinin arasına alıp okşadığında duyduğumuz o güven verici sıcaklık neyle açıklanabilir? Sobanın, yanaklarımıza aktarılmış ısısı mı o sıcaklık… Değil… Yanaklarımızı al al edip oradan saçlarımıza kollarımıza, çocuk yüreğimize ılık ılık akan bizi ürpertip alev alev yakan o güzelim ellerin sıcaklığı sevgiden, iç dünyasındaki sevgi sıcaklığından kopup gelirdi. Çocukken hastalandığımızda başucumuzdan sabaha kadar ayrılmaz Yunus Emre ilahileri okur sessizce ağlardı. Annemin söylediği türküler okuduğu ilahiler gönül zenginliğimizdi. İçimizi yıkayan paha biçilmez anne sesiydi. Baharda yeni doğmuş kuzuları gösterirdi çimenlikte oynaşan. “Gel bak” derdi, “Baharda yeni doğmuş kuzuları görmek hayatı hep sevinçli kılar. Yeni çiçek açmış ağacı ilk patlayan tomurcuğu ilk çağlaya durmuş çiçeği de... Hayatın coşkusu onlarda saklıdır...” Hıdrellez sabahları yeşil yapraklar Fesleğenler, pelinler, hanımelleri gül yapraklarıyla bezenmiş yastıklarda bahar kokularıyla uyanırdık saçlarımız çiçekler içinde… Karanfil mi Fesleğen mi Hayıt mı Defne mi... Neydi o koku iliklerimize kadar işlemiş... Hayatımız hep böyle güzel olsun diye gündoğumlarında kalkıp anne kokusu sinmiş bahçeden toplar başucumuza koyardı sevgiyle büyüttüğü çiçekleri. Kundaklarımıza Salkım Çiçeği takarmış annem, seveni çok olsun diye çocuklarının… Bakardım annemin gözlerine dönüştürürdü acıyı sevince. Ağlarken bile gülümseyen gözbebekleri sevmenin tadı ve gururuyla pırıldar. Çocukluğumdan anımsıyorum… Komşu ya da akraba düğünlerine giderken, küçük kardeşimle ben evde ya ablaya ya babaanneye bırakılırdık. Nişan ya da düğün yerinde dağıtılan şekerlerden, utanır fazla alamazdı. Bizim o şekerleri seveceğimizi bilirdi. Gece döndüklerinde uyandırırdı bizi. Eve gelinceye kadar damağında sakladığı şekerleri yavru serçeyi besler gibi ağzımıza bırakırdı. Tatlar içinde dalardık uykuya. Ne zaman Yunus Emre’den ilahiler söylese sessizce yanına sokulur dinlerdim. Ezberlediğim ilahilerde eşlik ederdim. Yüzü gülerdi. Yüzüme bakar, gülümser gözyaşları tıpır tıpır akarken ilahi söylemeyi sürdürürdü. Bahçesindeki bütün çiçeklerde, ağaçlarda ikimizin emeği vardır. En çok ikimiz, çocuğumuzmuş gibi sever bakardık onlara. Her telefon edişimde, her konuşmamızda sesinin sevinci kanatlanırdı. “Güzel gözlerinden öptüm oğlum” dedikten sonra sesli sesli öpmesi o kadar canlı olurdu ki… Sanki telefon tellerinden çıkıp gerçekten yanaklarımdan öpüyormuş gibi. Yolculuklara çıkışımda su dökmeyecek artık arkamdan. “Su gibi git, su gibi gel oğlum” demeyecek. Sokağın sonunda kayboluncaya dek, evin bahçesinden el sallamayacak. Daha o anda özlemiş mahzun gözlerle bakmayacak. Annelik sabah çiyi tazeliğinde sımsıcaklığındadır hayatın. Kuşlar ellerinden yer ekmek kırıklarını avuçlarından su içer. Çınlar durur kulaklarında yeni doğmuş bebek ağlamaları. Bir serçe yavrusunu besler bir tay doğar hayata. Annelerin en güzel yanıdır yüzündeki pırıltı. Çocuğuyla yanyana yürürken göz göze, diz dize dururken gelip yerleşen. Annelik duygusu böyle bir şey herhalde. Binlerce, onbinlerce görüntü anlatamaz. Annelerdir hayatımızı güzelleştiren. Türkülerimizi güzelleştiren. Şiirlerimizi, sevgilerimizi güzelleştiren. Bakışlarındaki pırıltı annelik pırıltısıdır. Gözlerimizdeki sevgi pırıltısını annelerimizden almışızdır mutlaka. Gözlerimizden öperken parlatmışlardır bakışlarımızı… Şimdi, sevinçlerimizin kapısı Meriç Sokağı’nda evimizin avlusu ıssız… Kimsesiz… Annesiz… Tire’de, defnelerin, yeşilin ve kokunun içinde yatıyor Yunus Emre gülü, acıların sevinçleri yenemediği… Aklımda annemin defne kokan gözleri… Ağız dolusu gülüşleri çınlar durur anıların ortasında. Çınlar, gözbebeklerindeki coşkulu sevinç. Ağlarken bile gülümseyen gözleri defnelerin içinde solup gidiyor şimdi. Hoşçakal anne… İçimde çocukluğum acıyor… “İnan hiç kızmayacağız sana bırakıp gittiğin için bizi. Şükür ki girdin yaşamımıza.” Gözlerindeki defne kokulu bakışları hiç unutmayacağız. Yüzümüzü okşayan ellerinden yüreğimize akan sıcaklığı da… Doğduğumuz o kasabada, geniş avlulu o taş evde, tütün tarlalarında kaldı çınlayan gülüşlerimiz çocukluğumuz ve gözyaşlarımız… Anne hoşçakal… (Saim Gözek) |